2008-11-28

"Rağmen varolabilmek"

"Korkmadığımız ve savunmada olmadığımız zamanlarda güzelleşiyor ve daha anlamlı bir hal alıyoruz, üzerimizdeki örtünün yükü hafiflediğinden. Ama çoğu zaman, acımasız çalışma koşullarının, klişeleşmiş sosyal ayinlerin ve yakın ilişkilerimizdeki abartılı beklentilerin ortasında savrulup, şartlanmalarımız doğrultusunda kendimizi dış dünyaya endeksleyiveriyoruz. Bir başka deyişle, yaşantılarımızın başlangıcının bizden değil çevremizden kaynaklanmasını beklercesine kendimizi dış etkenlere bırakıverme eğilimindeyiz, zedelenme ya da anlaşılamama korkularımızdan ötürü risk almaktan kaçınarak. Genelde, duygusal girişim yönü yeterince gelişmemiş bir toplumuz. Yaşatılmayı bekler halde gibiyiz ya da saldırgan öğeler içeren duygusal çıkartma harekatlarının girişim olduğu sanısındayız. "Rağmen varolabilmek", dış etkenler ve diğer insanlar bizi nerelere çekiştirirlerse çekiştirsinler kendimiz olmaya çalışmak karşılığı olarak kullandığım bir deyim (ne hoş:). Söylemesi kolay, uygulaması zor da olsa bu deyim bir kenarda dursun derim, fazla tozlanmadan (katılıyorum:)."

Wanna be an "artist", an artist just like Otto Rank defines..

Bu aralar okuduğum kitap, Engin Geçtan-Hayat, beni mutlu ediyor. Çünkü düşündüğüm şeyleri bir başkası da düşünmüş ve benim yerime bunları çok güzel toparlayıp yazmış :) Gerçi bu yapacağım alıntının şu sıralar düşünmekte olduğum şeylerle bir ilgisi yok. Otto Rank diye birinden bahsediyor kısacık. Yaptığı tanım hoşuma gitti.

"Otto Rank vaktiyle insan tiplerini tanımlarken 'artist' tipi insanlardan söz etmişti. Onun 'artist' olarak tanımladığı insanın, resim yapan, müzik besteleyen ya da yorumlayan, tiyatroda ya da filmlerde oynayan kişilerle pek ilgisi yok. Rank'a göre 'artist', yaşantılarında en uygun tepkiyi en uygun zamanda gösterip çevresinde gerekli değişikliği yaratarak etkin olabilen biridir." ..konumu ne olursa olsun kendi hayatını yaratma gücüne sahip biri..

Sumru Hoca'nın dersinin adı "Yaşama Sanatı"dır. Aklıma geldi kitapta yukarıdaki bölümü okuduğumda. Zaman zaman da gelir aklıma...Sumru Hoca...derste anlattıkları...yaşama sanatı...

2008-11-25

...lık/lik bir ilişki

İlişkide yaşanan zaman, karşındakini 'onun kafanda yarattığı'na dönüştürmeye çalışıp sonunda bu çabalardan bıkıp usanarak ayrıldığın ya da tam tersi, bunu başarıp "happily ever after" yanılsamasıyla geçen bir zaman olmamalı aslında.

İlişkide yaşanan zaman, karşındakini 'onun kafanda yarattığı'ndan sıyırıp onu olduğu gibi görmeye çalışıp sonunda olduğu haliyle kabul edemeyip ayrıldığın ya da tam tersi, onu olduğu gibi kabul etmeyi başarıp "happily ever after" gerçekliğiyle geçen bir zaman olmalı.

Olmalı olmalı da...bunu söyleyen ben bile yolumu şaşırıyorum bazen. Sonuçta herşeyi 'istediği'ne dönüştürmeye çalışan bir varlığız. Doğanın bile içine sıçmıyor muyuz afedersiniz?!

2008-11-24

orada kendimi garip bir şekilde rahat hissediyorum...








Canım sıkkın olduğunda oturduğum ya da çok yorucu bir günün arada deresinde rahat koltuklarında uyukladığım(hatırladığım kadarıyla iki kere yaptım bunu), bazen durağa giderken kitap okumalığına ya da insanları seyretmeliğine biraz oturup yoluma devam ettiğim yer. Pitstop. Orası kendimi evimdeymiş gibi rahat hissettiğim, tanıdığım tanımadığım insanlara açık olan odam gibi. Garip ama gerçek..

"The ties that bind us are sometimes impossible to explain.


They connect us even after it seems like the ties should be broken.

Some bonds defy distance...and time...and logic...

Because some ties are simply...meant to be."


And these ties need time to be broken...

2008-11-19

As we know:

"Life is the most fragile, unstable, unpredictable there is."

2008-11-16

Grey's...

-What's the point? The world is a horrible place. It makes absolutely no sense to try to be happy in a world that's such a horrible place.

Yes.

-What?

Yes, horrible things do happen. Happiness in the face of all of that--that's not the goal. Feeling the horrible and knowing that you're not gonna die from those feelings, that's the point.

Bir sorun yaşadığımda hayatın bazen bir kitapta, bir filmde, bir birşeyde karşıma o sorunla ilgili bazen çözüm, bazen fikir sunması..ilginç..

Hayata dair deriiin düşünceler içerisinde olduğum "What's the point? WHAT'S THE POINT!!!" diye ortalıkta dolaştığım şu günlerde, Meredith'in psikiyatristiyle konuşmasından yaptığım şu alıntı içimi rahatlattı biraz.

2008-11-05

Engin Geçtan - Hayat

"Pek çok insan beklenti yükledikleri insanları sevdiğine inanıp, aralarındaki bağın gelişip zenginleşmesine katkıda bulunmamasına rağmen o insanlar tarafından "yaşatılmayı" bekleyebiliyor. Oysa, hayatımızın ilk dönemlerinden bugüne taşıdığımız alacaklarımızı, yetişkin insan olarak kurduğumuz ilişkilerden "tahsil etme" hakkına sahip değiliz. Bu talebimizde direndiğimizde, genellikle kendileri de tahsilat peşinde insanlarla karşılaştığımızdan, ilişkilerimiz düş kırıklığıyla sonlanıp tükeniyor. Ancak, yalnızca başkalarının değil, kendimizin de masum olmadığını, kendimizi ve onları yargılamadan kabul etmeye başladığımızda, çocukken yitirdiğimiz masumiyetle biraz olsun yeniden buluşma umudunu taşıyabiliriz."

2008-11-04

dedi ki:

Yaptığın birşeyi sevdiğin biriyle paylaşmak..anlamlı kılabiliyor..bu tek kişi olsa bile..

...

Yaşamaya devam etmeyi sağlayan şey nedir? Hayatı anlamlı kılan şey...

Biri bana söylesin...

...alıntı...

"İşin ironik yanı, bu sivri kadını izlerken, birlikte olduğu erkeği sahiden seven tüm kadınların bir olduğunu görüyoruz. Heyecandan saçmalamalar, gurur nedir çoktan unutmalar, ona yemekler yapmak için gereksiz alışverişler yapmalar, sabahın köründe kalkıp adamın kıyafetlerini ütülemeler, bir yandan okul meydanlarında kitleleri harekete geçirmek için çırpınırken, bir yandan da sevdiği adamı elinde tutmak için stilini, hatta kendini toptan değiştirmeye hazır olmalar... Buraya kadar bildiklerimiz içimizi rahatlatıyor, değil mi? İki insan isteyince her şey olur diye düşünerek, kendi karışık kafamızı teselli ediyoruz. Ancak esas soru hala orada duruyor: Özünü nereye gömüyor kişi? Okulun o yakışıklı çocuğu ile apayrı idealleri olan o zor kadın hala aynı insanlar değil mi? Zaman, çevre ve yaşlar değişse de, yeniden bir kavşağa varmayacak mı hayat? Yoksa yeşilçam filmlerinin bize ezberlettiği "ayrı dünyaların insanıyız" klişesinde haklılık payı var mı? Kadın-erkek, ekonomik sınıf, ülke, din, dil, siyasi görüş, yaş, hayata bakış, eğitim, hay huy derken, ayrı ayrı milyonlarca dünya mı var sahiden? Sevmek, iki ayrı dünyanın birbiri içinde eriyip gitmesine yeter mi?"