2007-12-27

... ... ... ... ...



Yıl sonu değerlendirmesi... Yıl sonu hesaplaşması...

Bir yıl daha bitmek üzere. Geçen sene bu zamanlar...ve bu sene bu zamanlar... Hayat garip. Hayatın bu kadar tahmin edilemez olduğunu geçen senenin, bu senenin başına kadar hiç düşünmemiştim. Sen ne planlar yaparsan yap, planların her an değişebilir. Hiçbir şey kesin değil. Hiçbir şey.

Ben bu yılın sonunda şunu düşünüyorum: Hayatım istediğim gibi mi? -ki değil. Bunun sıkıntısını yaşıyorum hemen hemen 6 ay, 1 senedir. Ve bu konuda somut adımlar atmış değilim. Yani şu an ölecek olsaydım "Şimdiye kadar güzel yaşadım be. Tam da istediğim gibi." demem. Hatta bayaa bi üzülürüm "Üff daha yapmak istediğim bi sürü şey vardı! Yazık oldu yaşayamadığım hayatıma." Daha ileri gidip yaşamımı kayıp olarak bile nitelendirebilirim. Ama bu biraz kendi üstüme gitmedeki becerimden, kendime rahatlıkla gösterebildiğim acımasızlıktan kaynaklanır. O kadar da değil, yani yaşamım bi kayıp değil. İnsanlara bi etkim olmuştur. İnsanların bende olduğu gibi.

Ben kendimi olduğum gibi kabul edip etmemek arasında gidip geliyorum. Hangi özelliklerime dokunmamalı, hangi konularda kendimi eğitmeliyim bilmiyorum. Kendi içimde çok çelişiyorum, kararsız kalıyorum. Belki de kendimle bu kadar çok uğraşmamalıyım. Belki de bu kadar düşünmemeliyim. Belki gereğinden fazla düşünüyorum. Belki de çok sabırsızım. Belki... Ne istiyorum ben?!

Mutsuz edecek şeyler bulma meraklısı mısın?

Hayatın nasıl olsun istiyorsun?

- Kendi evim olsun istiyorum. Tek başıma yaşayabileceğim, şirin, zamanla çok şeker döşediğim, zamanla kendimi yansıtan bir evimm. Kendimi ait hissedebileceğim bi toplulukta, tiyatroda oyunculuk yapmak ve zorlanmadan geçinmek istiyorum. Sanatsal değeri olan iyi sinema filmlerinde oynamak istiyorum. Cannes'a katılmak istiyorum. Ferzan Özpetek'le çalışmak istiyorum. Sanatsal etkinlikleri takip etmek istiyorum. Kendimi geliştirmek istiyorum; dans etmek, şarkı söylemek, yeni diller öğrenmek, aldığım kitapları okumak. Ve gezmek. Gezmek istiyorum. Daha özgür olmak istiyorum. Manevi açıdan. Maddi açıdan. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmek istiyorum. Kendime biraz daha zaman ayırmak istiyorum. Daha az melankolik olmak istiyorum. Kendi değerimi bilmek istiyorum. Kendimi kendime karşı bu kadar kolay harcamak istemiyorum. Sanki beynimin içinde minik, kanatlı, siyah bi yaratık var; bana sürekli "Yapamazsın, beceremezsin, o kadar güçlü değilsin, sen tek başına hiçbirşeysin." diyor. Onu ortadan kaldırmak istiyorum! İstediğim zaman istediğim şeyi yapabilecek kadar özgür olmak istiyorum! Nokta.

2007-12-18

yeni yıla 2 hafta kala...

Yeni yılda yeni evimi istiyorum! Hayatımı istiyorum! Bağımsızlığımı istiyorum! Kendi düzenimi istiyorum! Gezmek istiyorum! Artık dilime doladığım şeylerin gerçek olmasını istiyorum! Çok sıkıldım oturduğum yerden konuşup harekete geçmemekten! ÇOOOK!!!

Neyi bekliyorum?! Aslında dünyayı yerinden kaldıracak güce sahibim biliyorum...ama neden sürekli kendimi engelliyorum...bilmiyorum... Gücümü açığa çıkarmak istiyorum. Beni geriye çeken tarafımdan kurtulmak istiyorum.

Olabileceğimi bildiğim kadına benzer kadınları gördüğümde onlara hayranlık besleyip, imrenmekten çok sıkıldım!

Ben...

.........................................................................................................................................................................

2007-11-08

Işıl is

wants to live happily ever after...

2007-11-06

Aşık oldum...


Yağmurda şarkı söyleyip dans etmek isteyen bir ruha sahip olan adama...

2007-10-12

Hani...


İlk görüşmemizde


"Benimle evlenir misin?"

desen kabul edicem :)

2007-09-08

Yeehaa :)


"Anlatılmaz yaşanır!" cinsinden birşey ;)

Boarda çıkmaya başlamanın dayanılmaz hafifliği...

Kış için snowboard yapma hayalleri...

2007-08-29

Garip zamanlardayım yine...

Tuhaf...Bi an yapmak istediğim herşey beynime hücum edip başımı döndürüyor, bi an hiçbir şey yapmama isteği olduğum yere çöktürüp beni öylece kalakaldırıyor. Bazen bu anlar birbirini çok çabuk takip edip beni yoruyor, bazen de içinde olduğum bir an diğerini unutturuyor. Kısa mutluluk anları iyi geliyor. Burc'a gitmek iyi geliyor. Kitesurf biraz olsun kafamı dağıtıyor. Kendimi koyvermek istiyorum. Öylece, herşeyi akışına bırakmak, hiçbir şey düşünmemek, sadece o an kendimi ne iyi hissettiriyorsa onu yapmak istiyorum. Düşünmekten yoruldum. Doğrusunu yapmaya çalışmaktan yoruldum.

Ben gerçekten alıp başımı gitmek istiyorum. Parasız pulsuz da olsa ufak bir çanta hazırlayıp yola çıkmak, dünyanın istediğim yerlerini gezmeye gitmek istiyorum.

Kaybolmak istiyorum.

Gitmek...

Sadece gitmek...



...


Sanki herşey sil baştan. Sanki başladığım noktaya geri dönüyorum. Sanki, sanki ölümüne koşmazsam, durup, hiç bir şey yapamayacak gibiyim. Sürekli bir kaçış(!)-ya da daha da içine çekiliş. Kendimi oyalıyorum. Oyalamaya çalışıyorum. Kalabalık ya da en az iki kişi olacağım yerlerdeyim. Yalnız kaldığım zaman ise...dipsiz bir kuyudayım-sanki...Bazen nefes nefese kaldığımda mecburen durur gibi oluyorum ve kaybolmaya başladığımı hissettiğimde yeniden başlıyorum, koşmaya, oyalanmaya, kendimi meşgul etmeye. Yalan...Yine, işte yine kendimi b.k gibi hissediyorum. Terk edilmiş hissediyorum. Hayat anlamını yitirmiş gibi hissediyorum. Sınırlarda hissediyorum. Hissizleşmeye başlamış gibi hissediyorum?! Hayat ironik işte, hissizlik hissettirebiliyor..

2007-08-02

Keşke...


Keşke acil durumlarda insanların kullanabilmesi için acil çıkış kapıları olsa. Mecazi olarak deği. Fiziki kapılar olsa gerçekten. Truman Show'daki gibi. Gerçi orada durum biraz farklıydı ama...

Pek keyfim yok yine bu aralar. Hayattan da bezmiş durumdayım. Tutunmaya çalışıyorum ama hayata karşı o heyecandan, meraktan eser yok. Hani sözler vardır; "Önemli olan varacağın yer değil, yolculuktur." "Sonuç değil süreçtir esas olan." Çok sıkıldım süreçten, yolculuktan. Polyannacılıktan. "Herşey iyi olacak. Evet, en kötü gecenin ardından bile güneş doğar." vs vs... "Acaba hayat karşıma neler çıkaracak daha?" diye sormuyorum, sormak da istemiyorum. Huysuz Şirin gibiyim yani bu aralar.



Ama tabi ben yine de "Hadi...Hadi Işıl...Yılma...Devam et..." diyeceğim. Diyorum. Bazen 180 derece dönsem de yine "Düşünme böyle şeyler...Umudunu kaybetmeee!" diyorum. Diyeceğim.

Yine de merak etmiyor değilim neler olacağını...O "yine de" de olmasa zaten...halim duman olurdu...

İyi geceler...

2007-08-01

Beklenen gün : )


Sonunda...
beklediğim akşam...
beklediğim konser...
Bu akşam Norah Jones konserine gidiyorum...



- - - - - - - -

2007-06-11

Hayat yeniden beni sarmalarken...

Depresif Mayıs geride kaldı. Dibe vurmuştum. Yeniden suyun yüzüne doğru çıkıyorum. Hatta şu 2 gün o kadar güzel geçti ki su yüzüne çıkıp, uzun süredir havasız kalmanın etkisiyle, derin bi nefes almışım gibi geliyor.


Cuma günü aylardan sonra sahile indim. O kadar iyi geldi ki yürümek, insanları izlemek, kumlarda oturup denize uzaklara bakmak, uçurtmayı izlemek...Yürümeyi unutmuş gibi hissediyordum.



Haftasonu programım Arjantin Tangosu workshopu ve Stomp idi. Dans etmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim. Ve o kadar, gösterilerde filmlerde izlediğim tango hareketlerini yapmanın beni çok ama çok mutlu ettiğini ve çok heyecanlandırdığını gördüm. Müthişti. Bunun ardından Stomp'u izlemek ayrı bi keyif oldu. Gösteride hoşuma giden, birçok şeyi içinde barındırmasıydı. Perküsyondan farklı olarak ritimle yaptıkları müzik için kullandıkları aletler, dans, koreografi, oyunculuk ve eğlenmeleri...Gösteri bitiminde Şampiyon'da midye tava, evde bira keyfi ve sabah 4 buçuğa kadar kız dertleşmesi...Pazar neredeyse 12'ydi uyandığımızda. Beşiktaş sahilde yaptığımız vasat kahvaltı bozmadı keyfimizi. Sonra herkes kendi yoluna gitti. Biri eve, biri akrabasını ziyarete, ben de tango workshopuna :) Bu gece de Tango Seduccion'ı izlicem. Şimdilik güzel gidiyo herşey. Dediğim gibi, nefes almaya başladım yeniden.


Hani Hayat...Hayat bu aralar çok sıkıcı... ydı ya, hayatın anlamını sorguluyordum hani, "İnsanlar neden evleniyor ki?" diyordum. Bunun cevabını geçen hafta gittiğim filmde buldum...Karayip Korsanları'nı izlerken...Evet, öyle bi filmde...Evet, ben de garipsedim...Belki de kafam bunlarla meşgul olduğu için farklı bi şekilde yorumladım filmin o sahnesini. Will Turner, dünyanın sonunda savaşın ortasında Elizabeth Swann'a evlenme teklif ederken...Bir yandan savaşıp bir yandan Elizabeth'e kararını sorduğunda Elizabeth "Barbossa!" diye bağırdığında...Hemen o anda, ne olacağını bilmeden, ne olursa olsun evlenmek istediklerinde...Savaşacaklarsa evli olarak savaşmaya devam etmek, öleceklerse de evli olarak ölmek istediklerinde...Dünya, "Dünyanın Sonu" gibi bi yer, sürekli kaos sürekli mücadele. Ve sen ne pahasına olursa olsun, ne olursa olsun sadece "O"nunla olmak istiyorsun. Olacaksan "O"nunla kaosun içinde olmak, mücadele edeceksen "O"nunla mücadele etmek istiyorsun. Ve sadece birbirinize ait olmak istiyorsun. "O" kalbini sandığın içinde sana teslim ediyor ve sen de ona gözün gibi bakıyorsun.

Hayatın anlamına gelince, o yazıyı yazdığımda da "Belki de yaşadığını hissettiğin o küçücük anlar için yaşıyorsun." diye düşünüyordum ama, Nil'in bir yazısı nı okuduktan sonra, hayatın anlamının birşeyleri iple çekmekte ve iple çektiklerini gerçekten iple çekmende ve veya iple çekme sürecinde ve veya iple çektiğin sonunda gerçekleştiği zaman hissettiklerinde olduğunu düşündüm. Yazıyı okuduktan sonra ben de kendime "Neyin olmasını iple çekiyorsun?" diye sordum. İlk cevaplarım mı?
  • Bir sinema filminde başrol oynamayı iple çekiyorum.
  • Semaver Kumpanya'da bir oyunda oynamayı iple çekiyorum.
  • Arjantin Tangosu yapmayı iple çekiyorum. (çok güzeldi)
  • Norah Jones'un konserine gitmeyi iple çekiyorum. (1 Ağustos:)
  • Kendi evimi dekore etmeyi iple çekiyorum.
  • Ve evime taşındığımda geçireceğim ilk geceyi, evimin dekorasyonu ve evime yerleşmem tamamlandığında-yalnız ya da bir iki arkadaşımla-güzel bir şarap eşliğinde yapacağım mini kutlamayı iple çekiyorum.
Sonrasında aklıma gelen birşey:
  • Uçurtma uçurmayı iple çekiyorum.

2007-05-23

Hayat...Hayat bu aralar çok sıkıcı...

Herşey çok anlamsız. Herşey o kadar anlamsız geliyor ki... Bu aralar hayatın anlamını sorguluyorum. "Hayatın anlamı ne?" Ne? ! Bir süredir yapmam gerekeni yapıyorum. Yaşıyorum. Bu kadar pamuk ipliğine bağlı olmamalı bi insanın yaşama sevinci. Gerçi ben onu kaybedeli uzun zaman oldu. Biliyorum insanlar neler neler yaşıyor da yaşama sevincini kaybetmiyor ya da yaşama sıkı sıkı bağlanmayı seçiyor. Ama ben "onlar" değilim.

Kendimi denizin ortasındaki bir kayık gibi hissediyorum. Ya da o kayığın içindeki biri gibi. Görünürde kara yok. Sadece deniz. Hafif dalgalı bir deniz. Hava kapalı. Yağmıyor da açmıyor da. "Her an herşey olabilir." der gibi hava. Yanımda yiyecek var. Soğuktan da donmayacağım. Ama yalnızım işte. Denizin ortasında. (Ben mi seçtim bunu?) Ve işin garibi, korkmuyorum. Panik içinde değilim. Karayı bulmaya da çalışmıyorum. Kayık nereye sürüklenirse...belki daha açıklara...belki bir kara parçasına...Artık ne istediğimi bilmiyorum. Hiçbir şey umurumda değil. Olsa da olur olmasa da...Yine diplerdeyim...Sevmiyorum burayı...Artık sık geliyorum buralara...Sevmiyorum bunu...

2007-05-10

9 Mayıs 2007 Çarşamba - 23:15

I want to get lost...

Aklım karmakarışık. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden; bütün vaktimi uyuyarak, birşeyler tıkınarak, tv seyrederek ya da bilgisayar başında geçirmek dışında. Hayatımla  kendimle ilgili herşey karmakarışık. Hiçbir şey bilmiyorum. Herşey bir anlamda anlamını yitirmiş gibi. İçimden hiçbir şey ama hiçbir şey yapmak GEL-Mİ-YOR! Dans etmek bile gelmiyor içimden. Herşeye karşı kayıtsızlık içinde hissediyorum kendimi.

Kaybolmak istiyorum...


Bazen ağlamak geliyor içimden. Kocaman bir ümitsizlik içinde hissediyorum kendimi. Herşey bomboş.

Ben bir salak çiçeğim saksıda, ormanda.

Neyin dışavurumu bu ruh halim bilmiyorum...

Ablam bana aylı yıldızlı çok şirin bir kitap ayracı almış...

8 Mayıs 2007 Salı - 01:54

Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Köksüz hissediyorum kendimi. Daha doğrusu, koca bir ormanda bir saksı çiçeği gibi hissediyorum kendimi. Ormandayım görünüşte ama oraya ait değilim. Saksı nereye götürülürse ordayım ama oraya ait değilim. Oysa ben oradan oraya gitmek ya da götürülmek istemiyorum. Toprağa karışmak istiyorum. Köklerim toprağa girsin, derinlere dalsın istiyorum.



Turunç'taki aşık ağaçlar gibi, başka bir ağaca sımsıkı sarılmak istiyorum. Aşık olmak, çok ama çok sevmek ve hiç ayrılmamak istiyorum. Sevdiğimden ayrılmak istemiyorum. Kendi bahçemde ağaç olmak istiyorum. Başkalarının bahçesinde ziyaretçi olmak istemiyorum.





Son zamanlarda kalbini açan kimse var mı etrafta? Yoksa herkes kalbinin etrafına kalın bi duvar mı örmüş? Herkes gardını almış, ellerinde kılıçları herhangi bir saldırıya hazır bir konumda bekliyor. Herkes "Önce o." diyor. "Önce o kalbini açsın." Ben de dahil. Kalbimi açıp kırılmak istemiyorum. Riski almak istemiyorum. Karşımdakilere güvenmiyorum. Gerçi çok garantici bir durum bu. Önemli olan bu durumda kalbini açma cesareti gösterebilmek değil midir?

Aşk ve Gurur'u seyrettim. O zamanlar güzelmiş diye düşünüyorum. Evet teknoloji yok ama herşeyin keyfi başkaymış o zamanlar. Araba yerine atlı araba. Havayla içiçe, yavaş yavaş. Cep telefonu yok. Mektup yazıyorsun. Sonra cevap bekliyorsun heyecanla. Bir sürü hayale dalıyorsun beklerken. Aileler daha kalabalık. Evet belki daha çok sorun demek bu ama konuşabildiğin daha çok kişi demek bu aynı zamanda. Daha sıcak ilişkiler. Daha saf... Ampul yoook! Mum ışığı...Loş...O güzel, sıcak sarı ışık...Titrek...Tekdüze olmayan...

Karmaşık...Birşeyler değişiyor. Fırtına öncesi gibi. Ya da doğum. Yalnız kalma ihtiyacım bu kadar fazla ne zaman oldu bilmiyorum. Geçen seneden beri böyle. Eskiden korkardım yalnız kalmaktan. Denesem de beceremezdim. Artık korkmuyorum. Ve beceriyorum da.

Evlilik konusu kafamı çok karıştırıyor. Artık bunu düşünmek istemiyorum. Herhangi bir düğüne gitmek de istemiyorum. Çok sıkıldım.

Birisi olacaksa "İşte bu!" diyeceğin,
Sen de onun "İşte bu" su olacaksın.
Ve bunu denemeden bileceksiniz. - Tayfun Polat

2007-04-21

Gitmek...Kalmak...Ait olmak...

Ablam gitti...İyi ki konuşmuşum. Aklımdan bir sürü "keşke"ler geçiyor ama "keşke" demek istemiyorum. İnsanı üzmekten başka işe yaramıyor çünkü. Peki birşey soracağım: Küçüklüğümde annem giderdi. "Gitmek". O yüzden mi bende hep bu gitmek duygusu? Gidip, beni sevdiğini bildiğim'i arkada bırakmak...Kalamamak...Zaten hiç orada olmamak...Bir yere, birisine, birşeye ait olmamak, olamamak(?). Dünyadan bir çeşit öç almak mı? Hiçbir şey benim olmadığı için ben de hiç kimsenin miyim? Ve bunu kendi seçimim mi sanıyorum? Aslında herşey kendi seçimindir. Aslında bir yere (evime), birisine (sevgilime/kocama) ait olmayı öyle çok istiyorum ki... Çok yorucu, çok güvensizlik verici olmamak.


Doğduğumdan beri ait olduğum birşey var ama: DANS!...Kendimi bildim bileli dans etmeyi çok sevdim. Dans etmekten hiç çekinmedim. Dans ederken kendimi hep huzurlu ve mutlu hissettim. Yaşadığımı hissettim. (Neden di'li geçmiş zaman kullanıyorum?)


Ben o'nu bulacak mıyım? Kendimi yanında huzurlu, mutlu hissettiğim; "İşte ruhumun huzuru!" diyeceğim; hayatıma onsuz devam etmek istemeyeceğim; onunla olmaktan sıkılmayacağım; herşeyin onunlayken gözüme kolay görünmesini sağlayan'ı bulacak mıyım? O'nu bulduğumda bunu hissedecek miyim? İlişkilerimde hep ürkek, (beni iyi tanıyan birinin dediği gibi) bir ayağım içerde bir elim kapının tokmağında her an gitmeye hazır iken bu nasıl olacak bilmiyorum. Yakın olmak isteyip, yakın olmaktan da bi o kadar korkarken; yakın olmak için uzak dur benden derken bu nasıl olacak bilmiyorum. Bunları düşünürken kafamı kaldırdığımda Michalengelo'nun Creation tablosunun detayı olan bu resmi gördüm duvarda ve bu resmin sembolize ettiği şeyler bi kenara, resimde bi an ilişkilerimdeki beni gördüm: Dokunmak isteyen ama arada, belli belirsiz de olsa, o mesafeyi bırakan ben.




Parmaklar birbirine dokunsa...

Neler olur(du) kim bilir?

2007-01-07

neler vermezdim...

"bir misafirliğe gitsem


bana temiz bir yatak yapsalar


herşeyi, adımı bile unutup


uyusam...





kalktığımda yatağım hala lavanta koksa


kekikli zeytinli bi kahvaltı hazırlasalar


nerde olduğumu hatırlamasam


hatta adımı bile unutsam"